Sonraki

Önceki

KABARTAY! ya da AH DELİ TAY!


KABARTAY! ya da AH DELİ TAY!

ADNAN ÖZVERİ (YAĞAN) Ahmet Telli’nin şiiri oldum olası etkilemiştir beni. Her defasında şaşırtmış, düşündürmüş, her okuyuşumda farklı bir yanını, farklı bir yönünü görmüşümdür onun şiirinin. Bu yazıda çok sevdiğim iki şiirini sizlerle paylaşmak istiyorum. Şiirin serüveni insanın serüveni, şiirin hâlleri bütün insanlık hâlleri değil midir bir bakıma? Sözün karnı büyük, anlamı geniştir; yüklemesini bildiğin sürece, ne kadar yüklersen o kadar taşır. Bazı şairler soy şairlerdir; onların söze yüklediği hiçbir anlam ağır gelmez. Söz, yüksünmeden, rahvan bir at gibi taşır onların her bir sözcüğünü dört yana. Edip Cansever’in “Yurdumsun ey uçurum” dizelerini taşıdığı; ya da Nazım’ın “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” dizelerini dilimize pelesenk ettiği gibi. İşte böyle soy bir şairdir Ahmet Telli de. Söz onun evreninde kanatlanıp uçar; rivayet ne zaman sahi olur, sahi ne vakit hayal olur anlayamazsınız bile. (*) Zaman, düzgün akan bir nehir değildir. Kıvrımlarıyla geçer içimizden. Bazı yerlerde hızlanır, bazı yerlerde yavaşlar, bazen de okuduğumuz bir kitap, bir şiirle geriye sarar kendini ve o an çöreklenip kalır içinizde. Ahmet Telli’nin “Kabartay” şiiri de böyledir işte. “Anlatma külliyesi viran tarih / Yazıcısına siyaset ve bezirganlık / İlmin erbabına ki at değil ateş / Hırsızlığıyla başlar senin hikayen” dediğinde Çerkes’in hikayesi başlamış olur. Hikayenin başladığı an, zamanın geriye sarıldığı ve benim yüreğime çöreklendiği andır. Ve şiir hayattır, devam eder “.…. Ve sayıklayan bir coğrafyada / Sayrılıklar salgın umutlar yaralı / Hatıralardan kan sızmaktadır.” Bir çırpıda usta bir ressamın fırça darbeleri gibi Kafkas coğrafyasının yüz elli yıl önceki savaş hâli gözler önüne serilmiştir işte. “Kavminin kendine olan zulmü / itikat, itimat, itaât idi / Bundandı talan, iskan ve hicran.” Bir yenilgiyi, savruluşu, bir sürgünü, bir halkın iç sorunlarını ister kitaplar dolusu anlat; ister bir mısra oku, bırak o kendini anlatsın. “….. Gümüş eyer sahtiyan çizme ve sedef / Kakmalı bir hançerdi payına düşen / Ve zaman küheylanların katlini / yine bir küheylan olarak gümüş / İpliklerle nakışlamıştır gergefine / Canın yanıyor koca Nart, çılgın tay / Bir rüyan olsun artık, bir rüyan olsun / Yelelerin ter içinde soluğun nemli / Ah çılgın tay / Kabartay!..” “Bir rüyan olsun Kabartay” diyor Telli. Başka ne denir bilmem ki? Ağzına, yüreğine sağlık koca şair. Telli Anadolu’dur, Anadolu gibi yerel, Anadolu gibi evrenseldir. Anadolu nasıl tek başına bir kültürün malı değil, birçok uygarlığın ortak değeriyse Telli de öyledir. Hiçbir halka, etnik kimliğe, kültüre yabancı ve duyarsız değildir. Türk, Kürt, Çerkes’tir; Laz, Arap, Süryani, Çingene’dir; hangi dilden okursan odur. Kendi dağından, toprağından seslenen ve insanlık gölünden beslenen güçlü bir sestir. O yüzden hiç sönmez yüreğinin ateşi. “KABARTAY” şiirinin hemen ardından gelen “AH DELİ TAY” şiirine de bir bakalım isterseniz, ki en sevdiğim şiirlerinden biri de odur. “Sesinden ışık bakışlarından / Zifiri karalık sızan deli tay / Şimdi sana hangi dağın yeli / Hangi uçurumun uğultusu / Hangi suların yıldız şavkları…” Dizelerden anlıyoruz ki savaş bitmiş Deli Tay sürgünlerdedir; artık kulaklarında hiç bilmediği, işitmediği başka dağların yeli, başka uçurumların uğultusu dolaşmakta; gözlerinde hiç görmediği suların yıldız şavkları uçuşmaktadır. “….. Güneye çöle dönme yüzünü / Demişti ya baban: Süvarin / Duymadı at öğüdünü deli tay / Bundandır ki kızların cariye / Silahşorlerin emir kulu oluşu…” İnsanın yurdundan, toprağından koparıldıktan sonra bir yere kök salması, yeşermesi kolay olmuyor. O gün yüzünü güneye dönmek zorunda kalanlar şimdi yeni bir yok oluşun, bir başka hesaplaşmanın eşiğindeler; o da ayrı bir yürek acısı. “….. Ezberimdedir büyük babamın / Çölde kayboluşu, nineminse / Çıldırması padişah hareminde / Anlatırlar ki muhacir olanın / Hicrandır ömrünün yarısı…” Evet “anlatırlar ki muhacir olanın / hicrandır ömrünün yarısı” sözü, şairin evreninde güçlü anlamlar yüklenerek kanatlanıp uçmasının en güzel örneği budur işte. Devam edelim: “….. Gümüşün beyazı nehre, ayın / Gölgesi düşmüşse eğer kedere / Şair bir tetik boşluğundadır / Ve söz kar etmez olur Çerkez’e / Atlar da yılkıdadır çünkü yürek de.” Evet böyle bitiriyor Ahmet Telli şiiri. Artık gümüşi bir ayın gölgesinde bunca keder ve hüzün ağır gelmektedir şaire ve o şimdi bir tetik boşluğundadır. Her an her şey olabilir. Ve o noktada Çerkes’e de söz kar etmez olur. Atlar da, yürek de hiç dönmeyecek olan bir yılkıdadır çünkü. İşte has şiir de bu değil midir? Şairini böylesi çılgınlıklara, kederlere sürüklemek ve yazarken yazdıklarına bir tetik boşluğunda durmak. Hem tehlikeli hem zor zanaat. Soy şairlik bu olsa gerek. Bitirirken bir son söz olarak şunu söyleyeyim: Ahmet Telli’nin son kitabı “NİDA” bütünüyle okuyanı saracak, şaşırtırken düşündürecek ve başka dünyalara götürecek bir kitap. “NİDA” da “Son Ubıh” adlı bir şiir de var. Bir ara değinmek istiyorum, beni düşündüren ve alıp götüren bu şiire. Ama öncelikle herkesin alıp okuması gereken bir kitap NİDA. Ama sadece SON UBIH şiiri için değil, son zamanlarda iyice çölleşen şiir ikliminde insanca bir ses, yürekli bir NİDA işitebilmek için. * Rivâyetdi ne zaman sahi oldu / Bildim bilemedim sahi nasıl soldu (BARBAR VE ŞEHLÂ sayfa 29)

8292 kişi görüntüledi. Yazıcı Sürümü
İçeriği Paylaş: